Bu bir hayat hikayesi aslında. Uzun bir süre boyunca yazmayı düşünüp zaman bulamadığım bir kitap kendisi. Malum tatiller falan zaman kalmadı pek.

    Bu aralar bir de eski alışkanlığıma geri döndüm. Edebi dergiler. Yanlış meslekteyim ben galiba edebiyatçı falan olmam gerekiyor yol yakınken geri mi dönsem ne 😊

    Kitaba geçelim artık. Bu kitap Stefan Zweig’in ölmeden önce yazdığı son eseridir.

    Kitapta kısaca bahsedilen şeyden hemen bahsedeyim. Hiç satranç oynamamış bir insanın bir avukatın kitaptan öğrenerek yüz yüze atlatamadığı hastalığına aldırış etmeden satranç oynaması ve oynarken de kendini kaybetmesi.

   Kitap iki arkadaşın New York’tan Buenos Aires’e giden bir gemiye binmesiyle başlar. Gemide dünya satranç şampiyonu Mirko Czentoviç de bir turnuva için Buenos Aires’e gitmektedir. Gemide gazeteciler dolup taşmıştır Czentoviç için. Satranç birincisi Mirko, küçük yaşta anlama ve konuşma gibi birçok konuda zorluklar çekmiş bir köylü. Babasının ve arkadaşının 3 el oynadığı satrançı izleyerek öğrenmiştir. Bir gün  yine babasının oynadığı satrancı izlerken, babasının işi çıkarve gitmek zorunda kalır. Gittikten sonra oyuna Mirko girer ve oynadığı eş ile birlikte bütün oynadıklarını kazanır. Babası Mirko’nun bu durumun çok şaşırır ve şehirdeki satranç kulübüne giderek Mirko’nun yeteneğini herkese gösterir. Bu şekilde yükselen Mikro sonunda dünya şampiyonu olur. Fakat satranç oyunları her bittiğinde saçma ve anlaşılmaz şekilde konuşur ve küçüklüğündeki gibi aptal bakışlar atar.  Bu yüzden gazetecilerle veya çevresindekilerle satranç dışında hiç konuşmaz.

   Kendini gemide izleyen Mirko günden güne duyulmaya başlar. Bunu duyan milyoner petrol zengini Mcconnor, Mirko’ya para karşılığı bir el satranç oynamayı teklif eder. Mirko ise bu teklifi ise bu tekliği hemen kabul eder. O gün geldiğinde tüm izleyenler Czentovic’e karşı satranç oynayacaktır.

  Czentovic 42 hamlede Mcconnor’ı yenmiştir. Yenilgiyi hazmedemeyen Mcconnor bir el daha teklif eder. Bu elde yenilgiye doğru ilerlerken beklenmedik biri çıkagelir. Doğru hamleyi Mcconnor’a gösterir. Her sıra Mcconnor’a geldiğinde çıkagelen adam yardımcı olur. Sonunda Czentovicle berabere kalan Mcconnor ona yardım eden adının Dr. B.olduğunu öğrendiği kişiye Czwntovic ile bir el oynamasını ve parasını ödeyeceğini teklif eder.

   Dr. B. Bunun imkansız olduğunu 25 yıldır oynamadığını söyleyerek aradan sıyrılır. Dr. B.’nin oynamasını isteyenler yanına birini yollar ve ikna etmesini ister. Dr. B. Bunu yapamayacağını söyler ve hikayesini anlatmaya başlar. Ama size tabikide hikayesini burada anlatmayacağım kitapta okumanızda fayda var 😊

Kitabın sonuna geleyim.

   Czentovic ile Dr. B. 1 el oynar. Ertesi gün elde Czentovic yenildiğini anlayınca pes eder ve Dr. B. Bir el daha ister. Fakat yine gereğinden fazla heyecanlanmaya başlamıştır. En sonunda tekrar sinir krizi nükseder ve kendine gelince oyunu bırakır. Masada Czentovic satran. Taşları ile baş başa kalmıştır.
 
   Kitabın sonunda üzülsem mi gülsem mi bilemedim. Ama kitabı okumalısınız.
 
Hepinize iyi okumalar diliyorum ve mutlu günler diliyorum…








Bugün günlerden 10 KASIM 2020. Bir ölümsüzün aramızdan ayrılışının 82. yıldönümü. Bu özel günün bilinmeyenleri anlatmak istedim. Umarım beğenirsiniz. Şimdiden iyi okumalar.


     Tarih 1953 yer Ankara. Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Enbriyoloji Kürsü başkanı olan Prof.Dr. Kamile Mutlu Şevki nin telefonu çalar ve arayan kişi Ankara Valisi Kemal Aygün’dür. 










Vali Aygün, hocam Atamızın naaşını Etnografya dan Anıtkabir’e taşıyacağız bunun için bir komite kuruldu ve naaşı geleneklere uygun şekilde defnetmek istiyoruz ancak naaşın korunduğuna ve bozulmadığına dair belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz der. O sırada 40 derece ateşle hasta olan Prof.Dr. Kamile Mutlu hastalığını gerekçe göstererek bu teklifi reddeder. Vali Mutlu ısrar eder hocam lütfen bu tarihi bir görev der. 9 Kasım sabahı Prof.Dr. Kamile Mutlu Etnografya müzesine gider. Dönemin Başkabakanı Adnan Menderes, Meclis Başkanı Refik Koraltan müzede yerlerini almışlardır. Aslında teklifi reddeden Prof. Mutlu birazdan öyle bir tarihi olaya tanıklık edecekti ki teklifi reddetmenin nasıl büyük bir hata olduğunu o zaman anlamıştı. Anıtkabir’in yapımı sırasında Atatürk’ün naaşının korunması için ‘’tahit’’ adı verilen bir işlem uygulanmıştı.

 Patalojik Anatomi Profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından şırınga ile özel solüsyon enjekte edilmiştir. Atatürk’ün koltuk altına üzerine formülleri yapıştırılmış iki şişe ilaç yerleştirilmiş ve Atatürk’ün naaşı bu ilaçlar ile korunabilmiştir. Ancak islam dinine göre ölümün defini şart koşulduğundan dolayı geçici tahnitin bozulması gerekiyordu. Lahitin açılma günü komite üyeleri toplanınca Prof.Mutlu Başlayın talimatı vererek Etnografya müzesindeki Atatürk’ün naaşının bulunduğu mermer lahit kırılmaya başlanır. 



Tabutun kaldırılması için makaralar sarılmış ve lahid kaldırılmıştır. 



Herkes nefesini tutmuş tarihi bir ana tanıklık ediyorlardı. Başbakan Adnan Menderes ve üst düzey devlet yöneticileri tabutun başında toplanmışlardı bu sırada Başbakan Menderes hanımefendi ‘’buyrunuz’’ diyerek kız kardeşi Makbule Hanımı tabutun yanına davet eder. Makbule hanım ağabeyi Atatürk’ün tabutuna başını dayayarak dakikalarca öyle kala kalıyordu. 

Belki de çocukluklarının geçtiği Selanik’ten bu yana aklından neler geçiyordu o an. Tabutun vidaları sökülmeye başlanır, bu işlem sırasında tabutun içinde bulunan sandukada gaz sıkışması olabileceğinden dolayı tabut içindeki sandukadan bir burgu yardımı ile bir delik açılır. Herhangi bir gaz bulunmuyordu ve sadece talaş doluydu. Talaşlar Ata’nın ayak uçlarına doğru toplandı. Naaşın korunması için konulan solüsyonlar talaşların arasından alındı. 

Halk arasında naaşın çürüdüğüne, çıkan gazdan dolayı tabutun patladığına dair çeşitli söylentiler olsa da kefen açıldığında Prof. Dr. Mutlu Katafalka çıkarak Ata’nın yüzüne bakar. Prof. Mutlu kenarda büyük bir heyecan ve merakla bekleyenleri tabutun başına çağırır. Başbakan Menderes katafalka çıkarak Atatürk’e bakar. Bu anı Prof.Dr. Mutlu şöyle anlatır:


    ‘’Menderes çok heyecanlandı ve rengi sapsarı oldu müzenin kapısına doğru hareket etti. Atatürk’ün yüzüne bakamadı. Tahminimce de kendisi o gücü bulamadı. Belki de bakacak yüzü yoktu. Salonda bulunan herkes Atatürk’e baktıktan sonra Atatürk’ün naaşı tekrar solüsyonla ıslatıldı başı pamuklarla örtüldü ve kefene sarıldı. Hep bir ağızdan besmele çekilerek yeni tabutuna koyuldu. Yeni tabutu da 15 yıl boyunca müzede durduğu tabut gibi gül ağacından yapılmıştı.’’

    Etnografya müzesinde asistan olarak çalışan Osman Ersoy şöyle anlatıyor.

    ‘’Atatürkü sağlığında hiç görmemiştim. Çok aşırı heyecanlıydım. Biz çalışanlar, memurlar, asistanlar sırayla katafalka çıktık. Yüzü oldukça sararmış ve küçülmüştü, iki günlükte sakalı vardı. Kaşları fevkalade şekilde fark ediliyordu’’






     Üzeri bayrakla örtüldükten sonra 10 Kasım 1953 yılında 12 askerin omuzları üzerinde 15 yıl önce Dolmabahçe’den Ankara’ ya kadar getirilen top arabasına konuldu.


    136 asteğmenin bu top arabasını çektiği naaş da yüzyılın en büyük askeri dehası, beyefendisi, devrimcisi, lideri yatıyordu.  Etnografya müzesinden Anıtkabir’e doğru gidilirken dönemin tüm din adamları da naaşın başında bulunuyorlardı. 15 yıl önce etnografya müzesine götürülürken ki hüzün ve acı yine sokaklara dökülen insanlarda yine mevcuttu.

   Atatürk, onu hiçbir zaman unutmayacağı evlatlarının en coşkulu bayramlarda ve en ümitsiz anlarda bile gideceği Anıtkabir’e defnediliyordu.



 



‘’ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN 82 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN DÜNYAYI BİR DAKİKALIĞINA DURDURABİLEN TEK LİDERDİR’’ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK.

SELAM OLSUN SARI SAÇLI MAVİ GÖZLÜ DEV.


     Cumhuriyet BayramıTürkiye Büyük Millet Meclisi'nin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet yönetimi ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kutlanan bir millî bayramdır.
Cumhuriyet Bayramı'nın kutlandığı ülkelerde 28 Ekim öğleden sonra ve 29 Ekim tam gün olmak üzere bir buçuk gün resmî tatildir. 29 Ekimlerde stadyumlarda şenlikler yapılır, akşam ise geleneksel olarak fener alayları düzenlenir.
1925 yılında çıkarılan bir kanunla Cumhuriyet'in ilanı günü yeni Türk Devleti'nin bayramı ilan edilmiştir.


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10. Yıl Nutku'nda, bu günü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir.


 "Büyük Millet   Meclisi" adıyla 23   Nisan   1920'de Ankara'da   toplanan halkın   temsilcileri, 20   Ocak   1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adlı yasayı kabul ederek egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ilan etmiş ve 1 Kasım 1922'de aldığı kararla saltanatı kaldırmıştı. Ülke, meclis hükûmeti tarafından yönetilmekteydi.


    27 Ekim 1923'te İcra Vekilleri Heyeti'nin istifası ve yerine meclisin güvenini kazanacak yeni bir kabinenin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal Paşa, yönetim biçiminin Cumhuriyet olması için İsmet Paşa ile birlikte bir kanun değişikliği tasarısı hazırlayarak 29 Ekim 1923'te Meclis'e sundu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan değişikliklerin kabulü ile Cumhuriyet, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ilan edilmiş oldu.

Cumhuriyetin ilanı, Ankara'da 101 pare top atışı ile duyuruldu ve 29 Ekim gecesi ile 30 Ekim 1923 tarihinde başta Ankara olmak üzere tüm ülkede bir bayram havasında kutlandı.

Cumhuriyet ilan edildiği sırada henüz 29 Ekim günü bayram ilan edilmemiş, kutlamalar konusunda bir düzenleme yapılmamıştı; 29 Ekim gecesi ve 30 Ekim günündeki şenlikleri halk kendiliğinden organize etti. Ertesi yıl, 26 Ekim 1924 tarihli 986 numaralı kararname ile Cumhuriyet'in ilanının 101 pare top atılarak ve planlanacak özel bir programla kutlanmasına karar verildi. 1924 yılında yapılan kutlamalar, daha sonra yapılacak olan Cumhuriyet’in ilanı kutlamalarının başlangıcı oldu.



2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekaleti'nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerilmiştir. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelendi ve 18 Nisan'da karara bağlandı; 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edildi. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, Cumhuriyet'in milli bir bayram olarak kutlanması resmi bir hüküm şekline geldi. Cumhuriyetin ilan edildiği gün, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde resmî bir bayram olarak kutlanmaya başladı.

Hükûmet 27 Mayıs 1935'te milli bayramlar hakkında yeni bir düzenleme yaparak ülkede kutlanan bayramları ve içeriklerini yeniden belirledi. Daha evvel Meşrutiyet'in ilan günü olan Hürriyet Bayramı ile Saltanatın kaldırılış günü olan Hâkimiyet Bayramı milli bayramlar arasından kaldırılarak kutlanmasına son verildi. Cumhuriyet'in ilan edildiği gün 29 Ekim "ulusal bayram" olarak ilan edildi ve devlet adına yalnız o gün tören yapılması karara bağlandı.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında yıkılan bir devletin enkazından genç Türkiye Cumhuriyeti'nin doğduğu vurgusu yapılmıştır.[3] Bu ilk zamanlarda kutlamalar, günübirlik yapılan törenler şeklindeydi. Aynı gün içinde törenler, sabah resmikabul ile başlar daha sonra devlet erkanı önünde resmî geçit düzenlenir ve akşamda fener alayı gerçekleştirilerek program üç kısımda tamamlanmış olurdu. Ayrıca bayram akşamları şehrin idarecileri ve ileri gelenlerinin katıldığı "Cumhuriyet Baloları" düzenlendi. Törenlerin bu yapısı 1933 yılına kadar devam etti.

Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında 1933 yılında gerçekleşen onuncu yıl kutlamalarının ayrı bir yeri ve önemi vardır. 1923'te kurulan Cumhuriyet'in on yıl gibi kısa bir süre içinde gerçekleştirdiği reformların ve ekonomik kalkınmanın halka ve tüm dış dünyaya gösterilmek istenmesi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına farklı bir anlam yüklenmesine sebep oldu. Onuncu yılda kutlamalar daha önce yapılan bayram kutlamalarından çok daha geniş bir şekilde organize edildi. Hazırlıklar için 11 Haziran 1933 tarihinde TBMM'de görüşülen ve 12 maddeden oluşan 2305 sayılı "Cumhuriyet’in ilanının onuncu Yıl Dönümü Kutlama Kanunu" kabul edildi. Kanunla 10. yıl kutlamalarının üç gün sürmesi ve bu günlerin resmi tatil olması kararlaştırıldı.

Tüm yurtta, 10. yıl bayram kutlama törenlerinin yapıldığı yerlere "Cumhuriyet Meydanı" adı verildi ve isim koyma törenleri yapıldı. İsim konma törenleri sırasında hatıra olarak "Cumhuriyet Anıtı" veya "Cumhuriyet Taşı" denilen mütevazı anıtlar yapıldı. Kutlamalar, çok renkli geçti. Mustafa Kemal, Ankara Cumhuriyet Meydanı'nda Onuncu Yıl Nutku'nu okudu. Onuncu Yıl Marşı bestelendi ve marş her yerde okunur oldu. 1934 yılından 1945 yılına kadar yapılan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları bazı değişiklikler dışında 1933 yılında yapılan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları örnek alınarak düzenlendi.

 





KAYNAKÇA: https://tr.wikipedia.org/wiki/29_Ekim_Cumhuriyet_Bayram%C4%B1