Renkli bir hap içtim az evvel. Prospektüsünde yan etki olarak ''mutlu edebilir'' yazıyordu. Mutlu olmak istiyor muydum ki? Tamam o zaman sıkı durun:
Yeşillerin iç içe geçtiği büyük bir vadiye bakıyordu evi. O kocaman evinde büyük ailesiyle harika zamanlar geçiriyordu. Aşık olduğu kadınla evlenmiş, bir düzine çocuğu olmuştu. aşk gerçekti, mutluluk daha gerçek. Şiimdi hep birlikte bu mutluluk dolu... Siz inandınız mı sahiden böyle laflar geveleyeceğime? Böyle kelimeler yok benim kesemde. Eğer inandıysan kapat kardeşim ekranı, kapat, kapatıyoruz...

***

Ellerimde yaralar var ve gene burnum kanıyor kelimeler gelince aklıma. Metafor yaptığımdan değil. Neden kimse inanmıyor bana. Çok masum görünüyorum oradan bakınca sanırım ama az evvel küfür ettim tanımadığım bir adama, yahu ondan onbeş dakika önce bi' sigara yakmışım, görmeniz lazımdı, çok kötü duruyordum. Bu da mı olmadı? Elmaları sevdiğim doğru, gölgelerden hala biraz korkuyorum, karanlığı sevsem de. Bu frekansa geçmek için bir şey içmeme gerek yok. Oysa ayılmak için sert bir şeyler getirin diyorum. Hey! kime diyorum ??!

***

Geçen gün karnım ağrıyordu. Her hastalığımı psikolojiye bağlayan aile hekimime gitmek yerine geçmesini bekledim evde. Ağrılarım arttı iyice. Söylemesi ayıp istifra ederim diye yanıma naylon poşet almıştım. Söylemesi neden ayıp olsun ki? Hasta olmak ayıp mı, hastayken kusmak ayıp mı, hani tıpta ayıp yoktu, neden hep beni kandırıyorsunuz? Sonra kustum içimde ne varsa. Halının üzeri vıcık vıcık kelime oldu. Okuduğum, işittiğim, izlediğim, düşündüğüm ne varsa çıktı. Ben rahatlamıştım lakin odadakiler biraz rahatsız oldular bu kadar açık sözlü olmamdan. Şimdi düşünüyorum da içlerinden birisi (bir bay) bayağı alındı sanırım, aklıma geldi hemen arayıp özür dileyeyim, arıyorum... Aradım açmadı. Saat biraz geç olmuş olabilir. Neyse...


***

Yılanların deri değiştirdiklerini öğrendiğimde ben de hemen değiştirmek istemiştim. Böyle daha yakışıklı, daha karizmatik birisi olabilirdim. Hemen gerekli yüksek makamlara dilekçe ile başvuracaktım. Dilekçemde: Bu sıfatımdan sıkıldığımı, insanların beni anlamadığını, bunun dış görünüşümle pek ala ilgisinin olduğunu, insanlar beni anlamıyor derken bunu kastettiğimi belirterek derimi değiştirmek istediğimi arz ettim, yüksek saygılarımla falan. Altına adımı, soyadımı, adresimi (mesela neresi?), telefon numaramı, annemin kızlık soyadını (yok canım), ilk öptüğüm kızın ismini (bunu yapmış olamazsın)(yaptım) v.b. bir çok gerekli gereksiz bilgileri de ekledikten sonra başkente yolladım. Her birimin genel müdürlüğü oradadır diye. Benim başvurmakta olduğum hususun (deri değiştirme) hangi bakanlığı ilgilendirdiğini bilmediğimden, orada nasıl olsa ayrıştırıyorlardır diye (muhkakkak bu işlere bakan bir memur vardır) C.Başkanlığa yolladım. Doğru bir yol izlemiş olmalıyım ki; on beşinci günün akşamı cevap geldi. Cevap kısaydı: ''İlgi tarihli dilekçeniz tarafımızca incelenmiş olup; başvurunuzda bir mani bulunmamakla birlikte, ekte sunduğunuz sağlık raporları incelendiğinde ne yaparsanız yapın sizin ''kemiklerinizin kalın'' olduğundan iyi sonuç alınamayacağı düşünülmüş olup böyle bir operasyon riskli bulunmuştur. Aksi düşüncede iseniz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurabilirsiniz.''  Koskaca C.Başkanlığı anlamamıştı beni, kimin anlamasını bekliyordum ki? Sana diyorum uyudun mu?

***

Uyumadıysan dinle: Bunca zaman düşüne düşüne sonunda bitti. Bilinçaltım beynimde benden habersiz(!) büyük bir labirent inşaa etmiş. Labirentleri sevdiğimi bildiğinden bana sürpriz yapmak istemiş. Doğum günümde yapacakmış açılışını ama o güne daha çok vakit olduğundan şimdiden hediyemi vermek istemiş. Zihnimdeki karakterlerle beraber geçen gece açılış yaptık. Herkes gelmişti. Bütün renkler, kokular, simalar, üzenler, üzülenler. Gözümün aradığı birisi vardı ama labirentin ihtişamından unutmuştum bir süre sonra aramayı. Sonra beni labirente ittiriverdiler. Her çıkmaz sokağında kalbimden bir parça koparttılar. Ruhumu zaten ilk girişte çekip beni çıplak bırakmışlardı. Aç, susuz, ruhsuz ve biraz da kalpsiz olarak bu labirentten çıkış yolunu bulmam gerekiyordu. Bana yardım edebilecek kimse yoktu. Labirentin sonunda peynir yerine sağlam bir hikaye bulmak istiyordum. Ama olay beni çoktan aşmıştı. Hala o labirentin içinde dolanıyorum, aklımda  bir zamanlar bir kızın yüzüme söylediği bir cümle yankılanıyor:
''Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete''

***

Yazı bitti uyuyabilirsin. Tatlı rüyalar tavşan.

MAVİ GÜNCE


      Çocukluğumun en güzel filmiydi. Hala hatırlıyorum verdiğim tepkileri ve babama ‘’ben böyle değildim değil mi baba? ‘’ dediğimi. Çocukluk işte her izlediğinizi kendimize yoruyoruz. Hayat hala aynı değil mi izliyoruz ve bende bunu yaşarsam diyoruz. Aşk, para, iş, arkadaş çevresi her şey de geçerli bu. Ya insanlara çabuk güveniyoruz hüsrana uğrayan taraf biz oluyoruz, ya da tam tersi seviyorsunuz gidiyorlar. Aman işte öyle saçma bir hayatın içindeyim ki şu sıralar ne yazmaya ne de konuşmaya cesaretim var. Her şeye cesareti olan bir insanın cesaretini yok ettiler bundan daha kötü ne olabilir ki? Ne güven kaldı, ne de hayata bakışım komple bittim yani anlayacağınız. Neyse sizlere tabi ki de kendi hayatımı değil filmi anlatacağım. Sorrryy 😊 Dalıp gitmişim neler yaşadığımdan bahsedeyim derken uçuşa geçmişiz yine hiç uyarmıyorsunuz 😊 Oscar ödülü adayı olup kazanamayan bir filmdir Benjamin. F. Scott Fitzgerald’ın 1922 yılında çıkarttığı kısa öyküden uyarlanmış, 2009 yılında gösterime girmiş  ve ilk gösteriminden itibaren  insanların beynine kazınan bir film olmuştur. Bu filmi aslında herkes bilir. Hayatın terslikleri çok güzel anlatılmamış mı bu filmde şimdii ☹ Bunu izleyen bir çocuk şimdilerde

hayattan korkar. Filmin yönetmeni David Fincher, senaryo yazarı ise Oscar ödüllü Eric Roth’dur. Filmin başrollerini ise en sevilen karakter Brad Pitt ve Cate Blanchett paylaşmıştır. Brad Pitt var diye  anlatmıyorum bu filmi tabi ki de 😊 😊 Film 156 dakika civarında sürmekte. Filmin türü ise fantastik- dram olarak geçmekte.

Evet ballandıra ballandıra girişini yaptığım bu filmin konusuna ne zaman mı geçeceğim. İşte evet bu satırda hazır mısınız 😊

  
   Benjamin, yaşlı olarak dünyaya gelen ve hayat döngüsünü tersten deneyimleyen  bir karakterdi. 11 Kasım 1918 ‘ de New Orleans halkı 1. Dünya Savaşı’nın bitişini kutlarken bir bebek 86 yaşındaki bir adamın fiziksel görünüşüyle doğar. Bebeğin annesi doğumdan sonra ölür ve bebeğin babası bakamayacağını anlayıp bir huzur evinin kapısına bırakır. Huzurevinde çalışan Afrikalı- Amerikan çift bebeği bulur ve hamile kalamayan Queenie bebeği  kendi üstüne almaya karar verir. Bebeğin adını Benjamin koyar. Filmin aynı zamanda hikayenin devamında Benjamin’in fiziksel değişimi başlar. 1930 yılında 70 yaşında görünürken büyükannesi huzurevinde yaşayan Daisy ile tanışır ve onunla oynamaya başlar. Birkaç yıl sonra Benjamin römorköre çalışmaya gider. Mike , Benjamin ’i genel evlere ve bârlara götürür her boş zamanlarında.
Sonra uzun dönem iş için New Orleans’tan ayrılır. Rusya’da Elizabeth Abbott adlı İngiliz kadınla tanışır ve ona aşık olur. Yeni evli Elizabeth eşiyle İngiliz hükümetine casusluk yapmaktadır ve Benjamin ile bir işi vardır. 8 Aralık 1941 yılının sabahında Elizabeth beklenmedik şekilde ayrılır.
Benjamin New Orleans’a geri döner ve babası Thomas Button ile tanışır babasının tüm  mirası Benjamin ‘e kalır. Aradan zaman geçtikten sonra Benjamin Daisy ‘in New York’ta dansçı olduğunu öğrenir. Benjamin 1962 yılında yeniden Daisy ile görüşür ve ona aşık olur. Babasından kalan evi satar ve Daisy ile birlikte bir dubleks eve taşınırlar. Çiftin birkaç yıl sonra Caroline adında bir çocukları olur. Caroline 1 yaşına geldiğinde Benjamin tüm servetini Daisy ‘e bırakır ve ayrılır.
Evet filmi anlattım çok güzel değil mi. Ama unuttuğum şey var hep başlarda mı özetini geçeceğim canım filmin yapıtaşlarını ya da kitap yazarlarını .
F. Scott Fitzgerald yani Benjamin ‘in yazarı 1896 yılında ABD’nin Minnesota eyaletinde dünyaya gelmiş. Aristokrat bir babanın ve  İrlanda asıllı bir annenin çocuğudur. 1913’te Princeton Üniversitesi’ne girdi. 1. Ve 2.  Dünya savaşlarını gördü ve bunlarla alakalı eserler verdi. Dünya savaşı çağındaki kuşağa ‘’Yitik Kuşak’’ demiş ve o insanların dramlarını evrensel bir tema halinde bizlere sunmuştur. Scott 1940 yılında Hollywood’da ölmüş.


Yazarımız olan Scott’tan bahsettiğimize göre bana da İyi Seyirler demek düşer.

İyi Seyirler…





    Siyah bir gül ağlıyordu. Karanlığa bir damla daha bırakacaktı ki beni fark etti. Neden ağladığını soracakken gördüm tüm olanları ve olacakları. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Öylece uzaktan bakabiliyordum, cam fanusun arkasından. Cama dokunarak dua ediyordum. Geceydi ilk gördüğümde O' nu. Gündüzleri bulamıyordum bu büyük bahçede. Canının istediği bir gece, canının istediği yerde bitiveriyordu ve hep cam bir fanus oluyordu etrafında. Kimden korkuyordu, belki de sevilmekten, kimden kaçıyordu, belki de aşktan, bilemiyordum. Bazı geceler ağızlarımızı oynatmadan saatlerce sohbet ediyorduk. Güllerin ağzı olur mu, fakat yürekleri vardır kocaman. Beni hiç kimsenin dinlemediği gibi dinliyordu siyah gül. Ben onun hakkında sormak istediğimde geçiştiriyordu. Öyle bağlanmıştım ki, öyle alışmıştım ki. Nerede yaşadığımı, kim olduğumu unutmaya başlamıştım. Gül bazen ağlıyordu. O ağlayınca şimşekler çaksın istiyordum. O ağlıyorsa gök de ağlamalıydı. Ben farkında olmadan güle aşık olmuştum. Dokunamadığım, sarılamadığım, koklayamadığım siyah bir güle aşık olmuştum. Ne yapabilirdim ki... O bahçeye neden geldiğimi bilmiyordum, neden bu gülle konuştuğumu ve neden dertlerimi anlattığımı. Ama dinledi, yargılamadan, usul usul... Tek sorun gülün başına buyruk olmasıydı. Siyah gülün zaman kavramı yoktu. Ne zaman çıkacağı hiç belli olmuyordu. Ben ise bahçıvan gibiydim, hep o bahçede dolanıp duruyordum. Şarkılar söylüyordum, kelimelerden kuleler yapıyordum. Sonra yaptığım o kulelerden atlıyordum ama ölmüyordum. Bir gün gül de bana sevdiğini söyledi. Mutlu olmuştum. Bana başka bir evrenden bahsetti. Orada bir insan formatında göründüğünden, gelirsem mutlu olabileceğimizden dem vurdu. Ben o bahçede bile ne aradığımı bilmezken bana başka evrenlerden bahsediyordu. Benim rezil, günahkar, çirkin bir korkak olduğumu bilmiyordu. Sadece bu bahçede görüşebileceğimizi söyledim. Bana kızdı. Haklıydı. Ne dese ne yapsa haklıydı. Lakin ben de kendime göre haklıydım. Bu bahçeye nasıl geldiğimi düşünerek bulmalı ve evime dönmeliydim. Bir yanım da siyah gül ile o evrene gitmemi fısıldıyordu. Gerçek ve hayal birbirine giriyordu. Bir yerlerde bana ihtiyaç duyan bir kişi vardı. Küçük bir varlık. Anlayamıyordum, bu kafa karışıklığı beni boğuyordu. Siyah gül de görünmez olmuştu. Daha önce bahçıvanlık yapmamıştım ama nereden ilham geldiyse öğrenmiştim. Şarkı söylemeyi bırakmıştım, onun yerine toprağın altından bulduğum mavi bir deftere kelimeler akıtıyordum. Geceler çok uzun oluyordu. Gündüzler sisliydi. Hiç bir bitki, hiç bir canlı yoktu konuşabileceğim. Aslında bahçenin her yeri rengarenk, her yeri çiçeklerle doluydu fakat benim dilimi bir tek o siyah gül biliyordu. Onların aralarında yaptıkları konuşmalar beni ilgilendirmiyordu. Aylar ya da yıllar sonra siyah gülü gördüm uzaktan, gene ağlıyordu. Beni ilk defa görmüş gibi konuşmaya başladı. Sonra cam fanusunu çıkardı. Savunmasızdı bana karşı. Bana güvendiği için karşısında diz çöküp yapraklarını selamladım. Biz selamlaşırken yağmur çiselemeye başladı. Yağmur O' na çok iyi gelmişti. O' na sarılmamı istiyordu. Ben bir güle nasıl sarılabilirdim. Hoyrattım, kabaydım ve ellerim nasırlıydı. Usulca yapraklarını ve dikenlerini okşadım. Kokusu geldi siyah gülün esen rüzgarla. İçime çektim. Çektim... çektim... Artık hiç bir koku beni böyle mest edemezdi. Gitmesini istemiyordum artık. Yalvarıyordum gitmemesi için. Her sabah şarkı söylüyordum O' na ve yağmur yağması için dua ediyordum. Yeter ki O mutlu olsundu, yeter ki O ağlmasındı. Bazı günler oturup saatlerce O' nu inceliyordum. Utandığını, öyle bakmamam gerektiğini söylüyordu. Bu yüzden uyurken izliyordum siyah gülümü. Kadifemsi siyah yapraklarında aşk vardı. Çok naif ve kırılgandı. İncecik gövdesi toprakla buluşuyordu. Emindim ki zarif kökleri ile toprağın altından sonsuzluğa değiyordu. O yaşadığı diğer evreni anlatıyordu bazı geceler. Benim gibi orada da bir insan olduğundan, pek ala annesi ve babası olduğundan. Ben bu bahçede de öyle görünmesini istiyordum ve Rabbime dua ediyordum, şu günahkar halime bakmadan. Bir gün bana gideceğinden bahsetti. Bu bahçede sonsuza kadar kalamayacağından. Diğer gidip gelmeleri gibi olmadığından, bu sefer temelli o evrene gideceğinden bahsetti. Fakat bir süre bu bahçede hem de hep aynı yerde olacaktı. İstediğimiz zaman konuşabilecektik. Mavi defterim dolmuştu. Ben de kelimeleri bahçenin yeşil olmayan köşelerine yazmaya başladım. Ben yazdıkça yeşeriyordu kurumuş toprak. Kelimelerim tohumlara dönüşmüştü. Ben yazdıkça bahçedeki diğer çiçekler de bana bakmaya başladılar. Halbuki tüm mavi kelimelerim tek bir siyah gül içindi. O tek siyah gül için ölebilirdim. Onun görmediği yerlerde ağlıyordum. Ben ağladıkça, göz yaşlarımın değdiği yerler maviye dönüyordu. Bunu istemezdim. Bensiz mutlu olabilir miydi, daha önce yoktum, onsuz mutlu olabilir miydim, hiç olmamıştım ki. Hava sisliydi ve gerçek ile hayal birbirine giriyordu. Bir gün bir düşünce yerleşti beynime. Duvarları saran sarmaşıkların yapmış olmasından şüpheleniyordum. O gitmeden önce ölme isteği. Eskisi gibi sohbet edemiyorduk. Kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Sarmaşıklar nasıl yapacağımı düşünmüşlerdi. Bahçenin yüksek duvarlarından birisine çıkıp atlamam gerekiyormuş. Nasıl çıkabilirim o kadar yükseğe bilmiyordum. Zehirli sarmaşıklar bunu da planlamışlar. Birbirlerine yardım ederek beni en tepeye çıkardılar. Gülün haberi yoktu. Ben ölürsem üzülür müydü. Çok sis vardı. Gerçek yok olmuştu, sadece ölüm hissi vardı, belki de yeniden doğuş. Sarmaşıklar beni cesaretlendirdiler. Oldum olası yüksekten korkardım. Bir an rüzgarlar kesildi, sessizlik canlandı. Hiç düşünmeden bıraktım kendimi bahçeye. Düşerken küçük bir varlığın bana ihtiyacı olduğunu düşünüyordum, ama kimdi o, üzülüyordum ama yapacak bir şey yoktu artık. Sonra toprağı hissettim. Sis dağıldı. Masmavi bir enerji tuttu yakamdan. Büzüldüm, ufaldım ve bir tohum kadar küçüldüm. Toprağın altında bekledim, doğru zamanın gelmesini bekledim. Sonra uzadım ve gökyüzüne uzandım. Yağmurları çok seviyordum. Bir gün çiçek açtım. Tek bir çiçek. Bahçedekilerin dediğine göre mavi bir güldüm ben. Siyah gülü göremiyordum. Yıllar geçti , çok uzun ve sıcak yıllar. Bir gün ağlıyordum neden ağladığımı bilmeden. Bahçenin büyük tahta kapısı açıldı ve içeriye simsiyah saçlı dünyalar güzeli bir kız girdi. Güzellik onun yüzünde yeniden anlam kazanmıştı. Kim olduğunu, kimi aradığını merak ettik durduk. Günlerce gezindi bahçede, birini arıyordu ama kimi. Sonra beni gördü. Görür görmez de ağlamaya başladı. Siyah saçlı kız ağlıyordu. Karanlığa bir damla daha bırakacaktı ki O' nu tanıdım. Bana dokumaya kıyamıyordu. Bahçıvan kız her gün geldi. Beyaz pamuk yumukşaklığındaki parmaklarıyla yapraklarımı okşadı. Her gün beni suladı ve yağmur yağması için dua etti. Ben de mavinin en parlak tonu olmaya devam ettim. Çünkü ben mavi bir güldüm. Mavi olmak dışında yapabileceğim bir şey kalmamıştı.

Bilmediğimiz Yönleriyle Mona Lisa



Ünlü Ressam Da Vinci'nin tablosunda resmettiği Mona Lisa'nın kim olduğu esrarını hala korurken, tablo üzerinde yapılan son teknik incelemelerde sağ ve sol gözlerin içine ustaca gizlenmiş L ve V  hafleri keşfedildi.
Uzmanlar, bunun Da Vinci’nin baş harfleri olabileceğini de belirtiyor ancak ressamın
neden böyle bir gereklilik duyduğu sorusuna tatmin edici bir yanıt veremiyorlar.
Ayrıca Mona Lisa'nın sol gözünde işlenmiş. CE ve B harfleri de gizemin boyutunu biraz daha artırıyor.

500 yaşından daha büyük olan tablonun, zaman içinde yıpranması sonucu harfler net olarak okunamasa da, insan gözüyle farkedilemeyen ayrıntılar,
günümüz teknolojisinin gelişmiş imkanları ile gün yüzüne çıkarılıyorlar.

Tabloda gizlenen bir diğer sır ise, Mona Lisa figürünün arkasında yer alan köprü üzerinde bilinçli olarak işlenmiş, bir 72 yada L2 yazması. Belirttiğim gibi tablounun oldukça eski olması ve yıpranması, arkadaki köprüde 72'mi yoksa L2'mi yazdığının anlaşılmasını biraz zorlaştırıyor.
Kaldı ki, ne yazdığı tam net olarak anlaşılsa bile, gizemini koruduğu sürece bir anlamı olmayacak insanlar için.



RASTLANTI DEĞİL.

Tabloyu en ince detaylarına kadar inceleyen uzmanlar , bu işaretlerin, rakamların ve sembollerin tesadüfen olmadığı,
Leonardo tarafından bilinçli bir şekilde oraya işlendiği konusunda fikir birliği içindeler.

Ezoterizm'e hizmet eden Da Vinci bir çok eserinde sembolik işaretler kullanası ile biliniyor.

VE O MEŞHUR GÜLÜMSEME

Monalisanın buğulu gülümsemesi'nin sırrı da tablonun gizemleri arasında.

Birkaç yıl önce Mona Lisa'nın esrarengiz gülümsemesinin ultrason cihazları ve röntgen ışınları yardımıyla incelenerek nasıl olarak yapıldığı açıklandı.

Ünlü Ressam, Eserini yaparken özel bir cila kullanmış, bu cilayı insan saçından daha ince bir katman halinde sürerek, toplam 40 ila 45 kat arasında kullanmış. Böylece o belirsiz gülümsemeye o gölgeli efekti verebilmiş. Cilanın kuruması ve tam olarak işini yapabilmesi bir kaç hafta sürmüş , doğal olarak Mona Lisanın gülümsemesinin oluşması da bir o kadar sürede oluşmuş.

Tabloya ilk bakışta belli belirsiz farkedilen o gülümseme, biraz uzun süreli baktıktan sonra kaybolmuş izlenimi veriyor.

yazar : Ephendy


    En sevdiğim yazarlar arasına giren Franz'ın eserini anlatmamak olmaz. Franz Kafka bu eserinde hem babasına olan hayranlığını hem de ne kadar küçümsediğini anlatır. 2 haftalık zaman diliminde yazılmış eserin en önemli özelliği biyografik olmasıdır. Aynı zamanda Kafka’nın yaşam öyküsünü anlatmasından dolayı büyük önem taşır. Bu mektupların muhatabı Franz Kafka’nın babası yani Herman Kafka’dır. Babasından korkarak yaşayan Franz yazarken de çoğu şeyi yazmayacağını da dile getirmiştir. Babasını ve babasıyla arasındaki ilişkiden bahseden kısa bir mektup örneği aslında bu kitap.
Kafka’nın babasından istediği tek şey biraz destek ve sevgi aslında. Bu yüzden babasından göremediklerini kitapla anlatmak istemiş. Babası bütün düşüncelere her şeye karşı çıkan bir insanmış ve güçsüz görünürmüş Franz Kafka babasının yanında. Çünkü babamız nam-ı değer Herman uzun boylu ve çok iri biriymiş aynı zamanda kendine de çok ama çok güvenirmiş. Masal gibi olmadı mı 😊 Neyse evet devam edeyim ben azıcık şebeklik yaptıktan sonra. Babası tek Franz’a böyle değil, herkese karşı böyleymiş. Ama Franz’ın en çok zoruna giden şey babasının kız kardeşine de bağırıp çağırması, onu azarlamasıymış. Bu yüzden babasını daha da çok sevmemesi için nedenler olmuş elinde.

Kafka artık babasından kaynaklı olarak o evden o çevreden uzaklaşmak istiyor ama bunu yapmaya da cesareti olmuyordu. Evlilikten bile babası yüzünden soğuyan Franz Evlilik bile düşünmez olmuş. Hayatını birine dahi açmaya hep korkmuş.

Kısaca hep baskı altında kalan, hep azarlanan ve dışlanan bir çocuğun yaşadığı psikolojiyi anlatıyor. Bu yüzden bence her insanın okuması gereken müthiş bir kitap. Ben sevdim. Hatta bence direk babalar okumalı. Çocuğa nasıl yaklaşılmamalı adlı çalışmanın en güzel örneğidir. Hepinize sağlıklı mutlu günler dilemeden önce bu aralar baya yazamıyorum yazı yalnız. Boşladım mı nee 😊 neyse ki beni hep beklediğinizi biliyorum canım arkadaşlarım ve çok ama çok sevdiğim okuyucularım. Sizleri seviyorum diyorum. Laf cambazlığı yapmadan buradan tüydümm tamamdır. Haydi sağlıcakla kalın.






İnsanlığın 02.07.1993 tarihinde tükendiği andır. 

Yazar Aziz Nesin, Sanatçı Hasret Gültekin, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen, Şair Metin Altıok ve birçok şair, yazar ve aydın insan Pir Sultan Abdal şenlikleri adı altında dönemin Sivas valisi tarafından özel davetli olarak Sivas’a gittiler ve bu yolculuğun sonunda korkunç bir son ile karşılaşacaklarından habersizlerdi.
    4 gün sürecek olan etkinlerde türküler hep bir ağızdan söylenecek, yazarlar ve şairler kitaplarını imzalatacaktı. Ancak etkinliklerin ikinci gününde radikal İslamcı bir grup tarafından halk kışkırtılarak kalabalığın sayısı gitgide artmıştı. 
   Halk Sivas laiklere mezar olacak sloganları atarak önce ‘’Halk Ozanları’’ heykelini yıkarak yerlerde sürükledi ve artık bir tepkiden ziyade bir kin dalgasına dönüşmüştü. Otelin camları taşlanarak kırıldı ve ilerleyen dakikalarda otelin önünde ki arabalar ateşe verilerek alevlerin oteli sarmasını sloganlarla ve büyük bir nefretle izlediler. Bu sırada askeri kuvvet yetersiz kalıyor valinin defalarca dönemin hükumetine durumu bildirmesine rağmen dönemin başbakanı Tansu Çiller kayıtsız kalıyor ve Kayseri’ den Sivas’a askeri kuvvet müdahale için yola çıkıyordu. 
     Düşünebiliyor musunuz   Sivas’ ta sanki polis ve asker yokmuş gibi Kayseri’ den kolluk kuvvetinin gelmesi bekleniyordu. Nefret dolu halk oteli yakın. Oteli yakın diye bağırmaya başladığında bir cani ruhlu kişi bu sloganlardan vazife çıkartıp otelin perdelerini ateşe verince artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti. Cehaletin, karanlığın aydınlık dolu bilim insanlarını, sanatçılarını, ozanlarını ateşe verdiği andı perdelerin ateşe verilmesi. Madımak oteli yanıyordu ve Sivas şehrini simsiyah bir kara duman kaplıyordu, aslında o kara dumanlar o gün halkın kalplerinde ki karalığın gökyüzü ile buluşmasıydı. Ozan Muhlis Akarsu’yu babamdan dinlemiştim nasıl biri olduğunu babamın çok samimi arkadaşıydı ve bugün söylenen birçok türkü de imzası vardı. 8 yaşındaydım belki o an çocuktum idrak edemiyor olabilirdim ama yıllar geçtikçe o ölen aydınların geride bıraktıkları eserler ile günden güne tanıştıkça ve hayatlarını okudukça anlamıştım o gün belki de bizim geleceğimiz yakılmıştı. Bugün katliamın üzerinden 26 yıl geçmiş ancak o gün alevlerin oteli sardıklarından habersiz şair Metin Altıok kendisine sorulan bir soruya verdiği cevap değil 26, 50 senede geçse unutulmazdı.

‘’Olur da olaylar büyür ve birimize bir şey olursa ne yapacağız?
Kalanlar ölenler için şiir yazar’’ 



demişti Metin Altıok.

      Birazdan ölümle karşı karşıya kalacak bir şairin verdiği cevap belki de bu durumun en hazin cümlesini kurmuştu. Otel’e geç de olsa müdahale edildi ve Aziz Nesin kurtarılmıştı ancak 35 aydın artık hayatta değillerdi.
Orada sadece 35 aydın, 35 insan yakılmamıştı. Türküler, kitaplar, bilim, cumhuriyet, çocukların geleceği, hayalleri kısacası hayata ne varsa kül edilmişti. Madımak otelinin korkunç tablosu gün yüzüne çıkarken dönemin başbakanı Tansu Çiller şu utanç cümlesini kurmuştu ‘’Çok şükür otel dışında ki vatandaşlarımıza bir şey olmadı’’. Ne demek yani otel içindekiler ne idi vatandaş değil mi? 

Devlet ne için vardı? Alevi olmak suç muydu? Kaldı ki orada yananların hepsi alevi inancına sahip değildi, sünni mezhebine mensup kişilerde vardı ancak hedef insanlıktı, hedef bilimdi, hedef sanattı.


Hiçbir birey anne rahminden doğarken ırkını ya da mezhebini hatta dinini seçme şansına sahip değil bu yüzden ırk ve dinsel olarak ayrışma, ayrıştırma dünyanın en büyük aşağılık hareketidir. Ayrıca hiç kimse, kimseyi sevmek zorunda da değil ama saygı duymak zorundadır. Dünyayı biz güzelleştirebiliriz bu bizim elimizde olan bir şey ama dünyayı birbirimize zehir ediyoruz ve bunu Allahın adını kullanarak yapıyoruz bu daha acı bir durumdur. 
Bir daha böyle yaşanmaması ümidiyle SEVELİM BİRBİRİMİZİ çünkü SEVGİYİ YENEBİLECEK HİÇBİR KUVVET YOKTUR.

     Tamda konusundayken bir film önerisi yapalım değil mi ?

Carina’nın Günlüğü adlı filmi mutlaka izleyiniz. Fragman için tıklayınız.







Saygı ve Özlemle…